DÜKKAN'DA 39 TL VE ÜZERİ ALIŞVERİŞE ÜCRETSİZ KARGO
Bir Kitabı Olduğunu -Muhtemelen- Bilmediğiniz Uyarlama Filmler Önceki Fenomen İnternet Dizisi... Sonraki Mutlaka İzlemeniz Gereken...

Kitap okurken yapımcı da yönetmen de sizsiniz. Peki ya okuduğunuz bir kitabın filmini izlediğinizde ne hissediyorsunuz? Yavanlık diyebilir miyiz? Yoksa siz daha mı iyi hayal etmiştiniz? İçinizdeki film eleştirmeni ortaya mı çıkıyor? Bazı filmler de var ki kitabı popüler olmasa da birileri tarafından keşfedilip film yapılıyor ve ortaya harika bir iş çıkıyor. Muhtemelen kitabını okumadığınız(ne derece bir kitap kurdusunuz bilemeyiz), dolayısıyla kulp takmadan gönül rahatlığıyla izleyip, o eksiklik hissi olmadan hikayenin tadını çıkarabileceğiniz uyarlama filmleri birdombaylininfilmarsivi‘nin kaleminden okuyun.

gone-baby-gone

GONE BABY GONE

“Aslında seçmediğiniz şeyler sizi siz yapar: şehriniz, mahalleniz, aileniz. Buradaki insanlar böyle şeylerle gurur duyar; sanki bu, başardıkları bir şeymiş gibi. Ruhlarının çevresini vücutlar, bunların çevresini de şehirler sarmalar.”

Filmde dağılan aile kavramına değinilerek içeriden bir bakışla bütün bir sistemin çöküşü veriliyor. Seçkin ve uygar toplum olduğunu iddia eden bir milletin dinamiklerini çoktan yitirdiğini, yıllardan beri yaşadıkları yozlaşmanın artık toplumsal kokuşmaya dönüştüğünü adamın gözüne sokarcasına anlatan bir film.Hikayesi gayet sürükleyici. Bize aşama aşama anlatılan bir hikayeyi izliyoruz. Olaylar bitiyor, sonrasında ise aslında düşünülenlerin öyle olmadığı, işin içinde neler olduğu sürprizlerle ortaya çıkıyor. Patrcik gibi biz de bir aydınlanma yaşıyoruz. Sonunda geliyoruz o vurucu finale. Daha doğrusu Patrick’in karar muhasebesine. Karşısında ise ters kararında terk edip gideceğini söyleyen, vicdanının sesini temsil eden sevgilisi Angel. Polis arabalarını gördüğümüz an Patrick’in verdiği kararı anlıyoruz. Bittikten sonra bile uzun süre kendi içimizde muhasebesini yapıyoruz. Ben olsam ne yapardım? Bunu bile sordurtması filmin başarısı gösterir.

shutter-island

SHUTTER ISLAND

“Arzu ettiğin şeyler, beklemekten vazgeçtiğin anda gerçekleşir. Bu; hayatın sen bakarken soyunamıyorum’ deme şeklidir”

İnsan psikolojisinin derinliklerine muhteşem bir iniş. Seyirciyi akli dengesi bozuk bir kişilik konumuna sokan bir film; ters köşe bir senaryo, mükemmel atmosfer ve akılda kalıcı, duygusal bir Soundtrack (on the nature of daylight). Sinematografi üst seviye ve oyunculuk performansları gayet yeterli. Scorsese’nin Kundun ve Bringing Out the Dead yıllarındaki gerileme döneminden sonra ani yükselişini devam ettiren bir film. Yavaş işlenişe paralel giden gizem ve senaryo filmin bir scorsese başyapıtı olduğunu kanıtlıyor. Fakat filmden hareket bekleyenler uzak durmalılar. Genel olarak diyalog ağırlıklı bir film ve korku gerilim sahnelerinden olabildiğince uzaklaşılmaya çalışılmış. Zaten bir scorsese filminden salt korku gerilim bekleyenler filmi başlarda bırakacaklardır. Film kafada kurulan onca kurguyu silip çöpe atma başarısını gösteriyor. İlk izlenildiğinde yakalanamayan ipuçları final bilindiği için ikinci izleyişte fark edilebiliyor. İnsanın etrafındaki her şeyi nasıl istiyorsa o biçimlerde algılayıp, gerçek olmaya çok yakın bir kurguyla anlamlandırmasına örnek bir film aslında. Herkes için farklı bir sonuç çıkabilir. Esasında ortada böyle bir film olunca şüphesiz izleyici de en ince ayrıntıları da dikkate almak zorunda kalıyor ve irdeledikçe ayrıntılarda boğuluyor. Her biri rayları boğum noktasında değiştirir gibi kırılma noktalarının tespitine girişiyor ve yazıya dökmeye kalksa sayfalarca yazılır bunun hakkında. O yüzden bir alternatif olarak filmi her izleyişinizde farklı bir olasılığı benimseyip öyle izleyebilirsiniz.

requiem-for-a-dream

REQUIEM FOR A DREAM

“Hissettiklerimden hoşlanıyorum. Kırmızı elbiseyi, televizyonu, babanı ve seni düşünmekten hoşlanıyorum. Artık güneşe çıktığımda gülümsüyorum..”

Amerikan bağımsız sinemasının gurur kaynağı ve bugün ana akım sinemaya yaklaşan ama bağımsız ruhundan hiçbir şey kaybetmeyen Darren Aronofsky ilk filmi ‘Pi’nin ardından asıl çıkışını ikinci yönetmenlik denemesi Requiem For a Dream ile yaptı. Hubert Selby’nin aynı adlı romanından bizzat yazar ve yönetmen tarafından senaryolaştırılarak sinemaya uyarlanan Requiem For a Dream, Aronofsky filmografisi’nin hala en nadide parçalarından biri. “We got a WİNNNER!” sihirli cümle bu. Koşulsuz teslimiyetin ve yozlaşmış insan yapısının tokat gibi sert bir uyaranı ve evet kesinlikle bir kazananımız var. İğrenç bir düzenin içinde yok oluşunu hızlandırmak için elinden geleni yapan bir kazananımız var ve hatta birden çok. Her geçen gün daha çok dibini gördüğümüz tüketici bir sistem bizi esir almış vaziyette. Sistem hiçbir ayrım gözetmeden bizi etkisi altına alıyor. Bu sistemin yöneticilerinin kendi kafalarına göre uyguladıkları politikalar daha alt tabakada olan “bağımlı” kişilerin hayat düzenini oluşturuyor. Film tam olarak bu düzenin üzerine kurulmuş bir senaryoya sahip. Alt tabaka olarak sıradan insanlar ele alınıyor. hayatımızdaki yalnızlık teması pek çok şekilde filmde karşımıza çıkarılıyor. Bireyin gerek kendi içinde, gerek ise aile ve toplumsal yalnızlığı ele alınıyor. Bu yalnızlığın destekleyicisi olarak günümüz insanının mantığa sığmayan şeyleri, hayatının tüm anlamıymışçasına kabullenmesi kullanılıyor. İnsanların hayatlarında devamlı olarak yaşadığı sıradanlaşma onları mutsuzluğa sürüklüyor. Tüm bu olayların esnasında yaşanan ahlak düzeni bozuklukları, toplumsal psikolojinin yerini insanlık dışı tutumlara terk etmesi bize filmde çok net şekilde sunuluyor.

benjamin-button

THE CURIOUS CASE OF BENJAMIN BUTTON

“Hayatlarımızı bazen yakaladığımız fırsatlar belirler. Bazen de kaçırdığımız.”

Scott Fitzgerald’ın kısa hikayesinden uyarlanan ve yaklaşık 15 yıllık bir gelişim sürecinin ardından günümüz görsel imkanlarıyla beyaz perdeye aktarılan film 13 dalda Oscar’a aday gösterildi. Steven Spielberg ve Ron Howard gibi ünlü yönetmenlerle adı geçen filmin yönetmen koltuğuna David Fincher’ın oturacağı ise ancak 2005 yazında kesinleşebildi. Başrolleri filmde oyunculuk yarışına giren iki isim, Brad Pitt ve Cate Blanchett paylaşıyorlar. Birinci dünya savaşında oğlunu kaybeden kör bir saatçi, tren istasyonu için geriye doğru işleyen bir saat tasarlar. Böylece savaşta kaybedilenlerin geriye dönmesi adına sembolik bir anıt inşa etmiş olacaktır. Fakat bu durum bir mucizeye sebep olur ve savaşın bittiği gün doğan bir bebek 80 yaşındaki bir ihtiyarın vücuduyla doğar. Doğum esnasında annesi ölen bebeğin görüntüsünü babası da kabullenemez ve bebeği bir düşkünler evinin kapısına bırakarak kaçar. Benjamin’in yaşlı görüntüsü düşkünler evinde göze batmaz ve burası onun için yavaş işleyen gençleşme sürecinde hayatı tanıyacağı bir yuva haline gelir. Kendi yaşlarında bir kız çocuğu olan Daisy ile tanışan Benjamin’in yaşlı görüntüsü arkadaşlıklarına engel olsa da geçen yıllar ilişkiyi farklı bir biçimde geliştirir. Mutluluğu ancak aynı biyolojik yaşa ulaştıklarında yakalayan ikilinin ilişkisi bundan sonra da farklılaşmaya başlar. Çünkü Daisy giderek yaşlanmakta,  Benjamin ise giderek gençleşmektedir. Hayatın durdurulamayan akışının aynı hikayedeki tezatlıklarla anlatıldığı film, görsel ve sinematografik açıdan da farklı lezzetler sunuyor.

to-kill-a-mockingbird

TO KILL A MOCKINGBIRD

Bu dünyada pek çok çirkinlik var oğlum. Seni hepsinden uzak tutmak isterdim, ama bu mümkün değildir.”

Dupduru, su gibi akan bir film. Belki şimdi izlediğimizde tam olarak anlayamayacağımız bir dönemle ilgili To Kill a Mocking bird. Amerikada ırkçılığın en üst seviyelerde olduğu dönemlerle ilgili. Bu nedenle izlerken size sıradanmış gibi gelen kimi olaylar aslında o zamanlar o kadar aykırı ve dikkat çekici ki. Gregory Peckten önce sanırım çocuk oyunculardan bahsetmek gerek. Rollerine nasıl da girmişler, bir oyun oynarmış gibi doğal, inandırıcı, eğlenceliler. Peck de zaten Atticus kılığında o yerine göre soğuk, ciddi, yerine göre de şefkatli ve sevecen olarak, yani kısacası tam bir baba figürü oluşturarak üstüne düşeni layıkıyla yapıyor. 1930’larda “renginiz lekeniz değildir” temasıyla eşitliğin şeffaflığını savunan cesur bir avukatın hikayesi bülbülü öldürmek. Çarpıcı, realist ve tabulara karşı dimdik duran bir film. Diğer mahkeme filmleri ile kıyaslanabilir, ancak Bülbülü Öldürmek’i farklı kılan seyirci koltuğunuzda bir çocuğa dönüşmenizdir. Gerçekleri çocukların tarafsızlığıyla izlemenizdir.

never-let-me-go

NEVER LET ME GO

“Belki de hiçbirimiz yaşadıklarımızı tam olarak anlamıyor ve yeterli zamanımız kalıp kalmadığını hissedemiyoruz.”

Tam bir Distopya filmi. Oldukça yaratıcı konusunun yanında akla kazınacak sahneleri var filmin. Misyon tamamlama resmen insanın içini kıyıyor. Bağış için yaşayan insanların kendi hayatlarından ödün vermeleri ve şu dünyadaki en kendi halinde duygu olan ”sevgi”yi bile yaşayamamaları. Öleceği günü bekleyen gençlerin hatta öleceği bağışları bilen gençlerin yaşamla olan münasebetinin misyon bazındaki acısı ete kemiğe bürünüyor. Filmin son sahnelerine doğru hayattan koptuğunuzu hissedersiniz. Ve her defasında şunu dersiniz. Şu lanet hayatta yaşadığım için çok şanslıyım.

 

Ünü kitabının önüne geçmiş uyarlama filmler yazımıza da buradan göz atabilirsiniz.

 

Yorum Ekle

E-posta adresiniz 3. kişilerle paylaşılmayacaktır. Doldurulması zorunlu alanlar * ile işaretlenmiştir.